Editör

3e2619d95dnf6lo3

 Fatih ALTAYLI’nın 28.05.2009 tarihli yazısı

  Fatih Altaylı
Kimsenin alamadığı riski Baykal aldı

KÜRT meselesinde Cumhurbaşkanı Gül “Tarihi fırsattan” bahsetti.
Ardından çeşitli siyasi partiler farklı açılımlardan söz ettiler ama kimse ortaya somut bir şey koymadı.
Bir arayış, bir planlama çabası olduğu belliydi ama kimse cesur bir cümle söyleyemiyordu. Bu konuda bugüne kadar edilmiş en cesur lafı Deniz Baykal etti.
Düne kadar Kürt meselesinde en tutucu, en statükocu söylemleri benimseyen CHP’nin lideri dün sadece HABERTÜRK, Cumhuriyet ve Hürriyet’e özel bir açıklama yaptı.
Hürriyet, Cumhuriyet bu haberi nasıl değerlendirecek bilmiyorum ama bu açıklama bizim gazetenin tepesinde yer buldu. Çünkü Baykal‘ın sözü tarihi.
Baykal görülmedik bir cesaret örneği sergiliyor ve diyor ki, “PKK silahlı mücadeleyi bıraksın. Silahların tamamen terkedildiği, silahlı siyaset yapmayacağının kesinlik kazandığı bir ortam oluşsun o zaman af çıkarırız”
Bu müthiş bir cesaret.
Bu meselede şimdiye kadar telaffuz edilmiş en ciddi adım.
Baykal’ın bu adımının, iktidardan nasıl bir tepki göreceğini merak ediyorum.
Ana muhalefetin bu yeni “Açılımı” Abdullah Gül‘ün “Tarihi fırsat” dediği belirsiz durumu “Belirli bir fırsat” haline getirmenin yolunu açabilir.

Mayın işi tahkimlik olmasın

Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesi ile ilgili tartışma giderek büyüyor.

 

Safile Usul
Kılıçdaroğlu’na tuzak

Adalet ve Kalkınma Partisi, CHP İstanbul adayı Kemal Kılıçdaroğlu’na bir tuzak hazırlıyor.

Ve, ben Kılıçdaroğlu’nun bu tuzağın farkında olduğundan çok emin değilim.

Kılıçdaroğlu 2008 senesinin sonlarına doğru siyasette büyük bir çıkış yaptı.

Toplum beklentilerine denk düşen yeni bir profil çiziyor, bunun yanı sıra söylediklerini belgelerle ispatlıyordu.

6 senelik iktidarı boyunca sürekli yolsuzluklardan söz edilmesine rağmen, iktidar partisi bu nedenle hiçbirşeyden feragat etmek zorunda kalmamıştı.

Herkes söylüyor ama söylediğiyle kalıyor, Başbakan Erdoğan kendi tasarruflarından bir milim geri adım atmıyordu.

Kendinin sarsılmazlığı konusunda çok emindi hatta.

Bu denge, ki bu tarz bir siyasal denge her toplum için bir siyasal karabasandır, Kemal Kılıçdaroğlu ile değişti.

Kılıçdaroğlu bu dengeyi bozma konusunda sonuç aldı ve Adalet Kalkınma Partisi’nin Başbakan’a çok yakın ve Başbakan korumalı iki ağır topu siyasetten çekilmek zorunda kaldı.

Bu olay toplumun sadece AKP’ye muhalif kesimlerinde değil, her kesimde büyük bir etki oluşturdu ve Kemal Kılıçdaroğlu azam bir çekim merkezi haline geldi.

Kılıçdaroğlu’nun bir farkı da siyasi muhalefeti alışıldık bir laf ve ağız kalabalığı ile değil, soğukkanlı, somut, kendini ve ne dediğini bilen bir tarzda yapması ve ciddi, güvenilir bir profil çizmesiydi.

Ve, Kılıçdaroğlu Şaban Dişli ve Mir Dengir Fırat’la etkili iki sonuç aldıktan sonra Adalet ve Kalkınma Partisi Kılıçdaroğlu alarmına geçti.

Kılıçdaroğlu çünkü sadece hükümete muhalif kesimleri değil, ılımlı, merkez, sağ, sol vs. kesimlere hatta AKP’nin içine de sirayet edecek bir etkiye sahip olmuştu.

Kılıçdaroğlu’nun bu etki alanı siyaseten çok riskliydi.

Bahsettiği konuların kulvarına girmek ise, hiç akılcı değildi.

Belge, yolsuzluk vs. gibi işlerde Kılıçdaroğlu kulvarı tehlikeliydi.

Bunun için onu daha farklı bir kulvara çekmek lazımdı.

O nedenle, Adalet ve Kalkınma Partisi ve Başbakan önce Kılıçdaroğlu’na “sevimli” bir eksende yönelerek, “İstanbul’da eline adres verseniz bulamaz” mizansenine başladılar.

Toplumda sempati sahibi kişilere karşı sert siyasal söylemler kullanılması inandırıcı olmayacağından, bu tarz mizansenlerle karikatürize etme, karikatürize etme yoluyla “sevimlileştirerek” etkisizleştirme çabası Adalet ve Kalkınma Partisi için daha elverişli bir yol çünkü.

Ve, Kılıçdaroğlu’nu, “yol bulamama, çizme giyme, giyememe” vs. gibi gayri-ciddi, konuyla ve meselelerle alakası olmayan bir kulvarda marjinalize etme çabasına yönelik bir yol bu.

Bir yol da, Hükümet’e yakın basının Kılıçdaroğlu’nu tanımayan, izledikleri televizyonlar yoluyla onun hakkında izlenim ve bilgi sahibi olmaları mümkün olmayan seçmen kesimlerini etkilemek amacıyla Kılıçdaroğlu hakkında tamamen asılsız, yalan, yanlış bilgilerin sürekli ve ısrarla yayılarak hükümete oy veren seçmen kesimlerinden duygusal olarak izole etmeye çalışmak şeklinde tezahür etti.

İkinci yola karşı önlem almak biraz daha zor olabilir ama Kılıçdaroğlu’nun birinci yola, yani karikatürize edilerek etkisizleştirilme ve ağırlık kaybettirme çabasına karşı dikkatli olması ve bu yolda önüne serilen “yem”lere yaklaşmaması, yani bu tür konulara cevap vermemesi ve bu kulvarı muhatap almaması gerekir.

Kılıçdaroğlu’na, “Sen yolsuzsun, zamanında şu işi şöyle kötü yaptın, böyle kötü yönettin vs.” gibi söylemlerle dokunabilmek mümkün olmadığı ve onu casual ve gayri-ciddi esprilerin konusu haline getirerek ağırlığını yok etmekten başka bir yol olmadığı için, Kılıçdaroğlu’nun bu yolu by-pass etmesi lazım.

Yani, bu konularda konuşan Başbakan’a veya başkalarına cevap vermemesi, örneğin İstanbul’da yol bulabileceğini ispat etmeye çalışmaması, bu konuları es geçerek kendi gündemini oluşturması ve sadece kendi gündemi ekseninde konuşması ve görüş beyan etmesi lazım.

Ve, de.

Cevap veren değil, soru soran konumunu asla kaybetmemesi lazım.

 Cumhurbaşkanınız!!!     Emin ÇÖLAŞAN  
Devletin başında bulunan, Cumhuriyet rejiminin ilkelerini korumakla yükümlü olan Abdullah Gül isimli bu zat, yakın geçmişte acaba neler söylüyordu?   Şu anda Çankaya’da oturan zat, oraya MHP’nin AKP’ye stepne olmasıyla, yol vermesiyle ve “Dindar Cumhurbaşkanı” kimliği ile çıkmıştı. Rüyasında görse hayra yormayacağı devlet kuşunu da onun başına MHP kondurmuştu. Ancak konumuz bu değil. Devletin başında bulunan; Cumhuriyet rejiminin ilkelerini korumakla yükümlü olan Abdullah Gül isimli bu zat, yakın geçmişte acaba neler söylüyordu? Cumhuriyet rejiminin ilkeleri, özellikle laiklik, kendisine hangi ölçüde emanet edilebilir? Bu soruların yanıtlarını onun ağzından dinleyelim. Elimde ‘’Türkiye’nin Milli Bütünlüğü ve Güvenliği’’ isimli bir kitap var. Yakın geçmişte düzenlenen bir seminerdeki konuşmalar banttan çözülmüş ve kitap olarak basılmış. Konuşmacılardan biri de Abdullah Gül. Yani bugünkü Cumhurbaşkanı. O günlerde Refah Partisi milletvekili. Necmettin Erbakan hocasının emrinde ve hizmetinde.
NASIL BİR SİSTEM ?

Şimdi bu kitaptan, yani kendisinin sözlerinden alıntılar yapalım. Bakalım Beyefendi ne inciler döktürmekle meşgulmüş: “Bugün Türkiye’de bir sistem bunalımı var. Kendi bünyesine uygun düşmeyen, kendi değerlerine zıt ve zoraki uygulanmaya çalışılan ve halka zorla diretilen bir sistem.” (Yani laik Cumhuriyet rejimi.) “Halkına zıt, halkı ile barışık olmayan, ona düşman bir sistem bu sistemdir ki…70 senedir böyle bir sistem içerisindeyiz doğrusu…” “Türkiye’nin bu resmi ideolojisinin tabii karakterleri, bu sistemi kuran tek partinin altı sloganı ile ortaya çıktı. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devrimcilik, devletçilik ve laiklik adı altında. Ama bu milletin halkı bir araya gelip de biz devletçi olalım, laik olalım, milliyetçi olalım diye böyle bir karar vermemişler. Bu ilkeler hep bu halka bir zorlatma şeklinde dayatılmış…”
BU NASIL BENZETME?
Konuşmasının bir yerinde çok ilginç bir keşfini (!) daha anlatıyor: “Türkiye’nin bir Irak’a, Libya’ya benzeyen çok yanları var. Neden? Aynı TEK ADAM pozisyonu. Bugün gidin Irak’ta, Libya’da, Suriye’de de tek insanın resimleri vardır her yerde. Tek insanların heykelleri vardır”. (Atatürk’ten söz ediyor ve Atatürk’ü Saddam, Kaddafi, Esad gibi hırsız soytarılarla, katillerle kıyaslamaya kalkışıyor.) “Milliyetçilik öyle olmuş ki, Türkçülük şeklinde alınmış ve bu ister istemez aksini de bazı insanların aklına getirmiştir. Mesela ‘NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE’ lafını tutup her yere yaza yaza, Türkiye aslında İLKEL bir hale dönmüştür…Bu laflar aslında Türkiye’nin bütün insanları İSLAM KARDEŞLİĞİ altında toplayan bütünlüğünü tehdit eder anlama gelmiştir.” Atatürk’ün sözünü aşağılamaya yeltenen, bunu ilkellik olarak gören, tarih bilgisinden yoksun şahıs şimdi Cumhurbaşkanı! Beyefendi devam ediyor: “Şimdi ne gariptir ki, seyahat ederseniz Doğu ve Orta Anadolu’ya geldikçe ‘ÖNCE VATAN’ yazdığını görürsünüz, batıya gittiğinizde ise hiç rastlamazsınız bunlara. Yani bunlar tek parti devrinden kalan ve zorla, halkın kendi inanç değerleriyle bütünleşmeyen bir dünya sistemini halka zorla kabul ettirmektir.” (İnsaf yahu!)
HANGİSİNE İNANALIM
Sonra laiklik ilkesinden dem vurmaya başlıyor! “Şu da bir gerçek ki, en kalıcı ve birleştirici unsur DİN olmuştur. Ama Türkiye’deki resmi ideoloji tarafından devamlı tehdit altına alınmış. Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eden, en ziyade tahribatı vermiş olan, sistemin ilkelerinden birisi de LAİKLİK ilkesidir. LAİKLİK olayıdır.” (Cumhurbaşkanı olurken laikliği koruyacağına namusu üzerine yemin eden zat, geçmişte böyle buyuruyor. Hangisine inanacağız, geçmişteki sözlerine mi, namus yeminine mi?) Devam ediyor: “Din düşmanlığını esas alan ve hukuk tanımayan uygulama, İslam inancı ve ahlakıyla yoğrulmuş olan halkımızı da tabii dışlamıştır.” Sözlerinin bu bölümünü özellikle askerlerin okuması gerekiyor: “Dindar olan bir subaya siz eğer kendi ordunuzda hayat hakkı vermiyorsanız, onu çeşitli dolaylı yollarla bunu açıkça söylemeden onu eğer saf dışı ediyorsanız, sanki safra atar gibi, sanki ajan yakalamış gibi onları eğer ayıklıyorsanız, siz o zaman bu ülkenin bütünlüğünü, devamını nasıl temin edersiniz?” Bay Abdullah Gül, konuşmasında üniversitedeki sıkmabaşlara da değinmeyi ihmal etmiyor: “Üniversitelerde bugünkü durum. Şimdi siz bunu hangi demokrasiyle, hangi hukuk nizamıyla, hangi insan haklarıyla bağdaştırabilirsiniz? Sadece kılık kıyafetinden dolayı, sadece dini inançlarından dolayı üniversite kapılarından geri çevrilen, diplomaları verilmeyen bir sürü Türkiye’nin genç kızları…” Bu arkadaş, birkaç yıl önce karısı üniversiteye sıkmabaşla alınmayınca, Türk devletini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde dava edip tazminat istemiş, ancak Mahkeme bu davaları reddetmeye başlayınca, karısı adına açılan davayı geri çektirmek zorunda kalmıştı! Bakalım, şimdi sıkmabaş konusunda yapılan Anayasa değişikliğine onay verecek mi, vermeyecek mi ?
CUMHURİYET REJİMİ Türkiye Cumhuriyeti’nin en tepesindeki kişi, Cumhuriyet rejimine bağlı olmak ve ilkelerini korumakla yükümlüdür. Ancak yukarıda sözün ettiğim konuşmasında, İkinci Cumhuriyet’ten ve daha da ötesi, tarihin karanlığına gömülmüş olan Osmanlılıktan söz etmektedir. “Bu açıdan İkinci Cumhuriyet, yeni Osmanlıcılık kavramlarının ve bu tartışmaların ortaya gelmesini ben çok sağlıklı olarak görüyorum ve geleceğe çok ümitle bakıyorum.” Osmanlıcılıktan söz edebilen, bu kavramların gündeme gelmesinden mutlu olduğunu söyleyen bir Cumhurbaşkanı! Bu şahıs geçmişte söylediklerinin bugün de arkasında ise o makamda oturamaz. Yok eğer o makama oturmadan önce namus ve şerefi üzerine ettiği yemin geçerli ise, mutlaka bir açıklama yapmalı ve “Hiç kimse endişe etmesin, ben artık değiştim. O sözlerim değil, yeminim geçerlidir” demelidir. Der mi? Demez, diyemez. Derse inanır mıyız? İnanmayız. Hiç kimse inanmaz! Gazeteciler kendisine bu soruları sorabilir mi? Soramaz… Çünkü Abdullah Bey bocalar, sonra medya patronu bozulur, bunu soran gazeteci fırça yer! İşin şakası yok. Çankaya’daki tablo çok vahim. Beyninde laiklik karşıtlığı, İkinci Cumhuriyet, Osmanlılık gibi kavramları taşıyan, siyasetini ve yaşamını bunlar üzerine oturtan, Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünü ilkellik olarak gören biri o makamda –değiştiğini kanıtlayana kadar- oturamaz. Başta CHP olmak üzere tüm ilgili kurum ve kuruluşlar bu konuyu ve Çankaya’da kimin oturmakta olduğunu dibine kadar irdelemeli, sürekli gündemde tutmalıdır.
 

Leave a Reply

Image Hosted by ImageShack.us
logo
Image Hosted by ImageShack.us

SOHBET

Previous Next
Latest on Thu, 02:23 pm

cialis: CnCI6c ujlmrwjb mkzeoixf amlibdeu

JatololiAutog: Excellent blog! Very interesting themes. I will regularly read it.

Incureser: Very interesting blog! Subscribed on rss. Regular will read it

immaltrextvem: Your blog is so interesting! I have subscribed on rss and I will read it regullary/

How I Make $300 a Day Posting Links Online: Cool post, just subscribed.

» Leave a reply



güncel yaşam